“Siz çok konsantre oluyorsunuz, olmayın! Okulda çok konsantre olmayı öğretiyorlar size. Konsantrasyon bozuyor zaten, böyle odaklanıyorsunuz işe... İşe odaklanmayın, bırakın aksın o kendi kendine.

Bak ben şimdi burada ıslık çalıyorum. Hiç yeri değil gibi ama hayat öyle değil, zengin! Hayatta küçük küçük alakasız jestler mimikler var. Sizde onlar kalmıyor. Sırf gerekli şeyler kalıyor. O zaman da hayat kokusu olmuyor.

Sırf rolün gerektirdiği mimikler ve jestlerden ibaret olmamalı hiçbir şey, hiçbir durum. “


Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes’da ayakta dakikalarca alkışlanan filmi Ahlat Ağacı'nın kamera arkasını izlerken bir oyuncuya gerçekliği yansıtabilmesi için söylediği sözler bunlar. Benim kanımca, ilk cümleden son cümleye kadar çok anlamlı olan bu demeç ne de çok şey anlatıyor hayat hakkında aslında.


Hiç yeri değil gibi... ama hayat öyle değil... zengin!


Hayat aslında tam da hiç yeri değilken başımıza gelen şeyler silsilesidir bile diyebiliriz diye düşünüyorum. Biz planlar yaparız, sınırlar çizeriz, hesaplar tutarız, dağınıklıkları toplarız, senaryolar bile yazarız ama olmayacak bir şey olur bir bakarsın o planlar alt üst olur, biri gelir tüm sınırlar ihlal edilir, topladığımız her şey darmadağın oluverir, bir şeyler öyle ters gider ki; ne senaryo kalır ne senarist, hesaplar tutmaz evdeki hesap çarşıya uymaz, olur da olur.


Hiç yeri değil gibiydi halbuki... ama hayat öyle değil... zengin...

Yani dünya dönüyor diye dünyaya, güneş ısıtıyor diye güneşe, su ıslatıyor diye suya kızmıyoruz; fakat hayat akışının bu belirsizliğine o kadar öfkeleniyoruz ki sanki bir yerlerden söz almışız da bize verilen sözler yerine getirilmiyormuş gibi.


Evet, herkes gibi ben de biliyorum. Çok zor bu düzene alışmak. Canımız yanmadan anlayamıyoruz, büyüyemiyoruz çoğunlukla. Hatta canın yanması yetmiyor bazen, üstüne bir kaç kez de kavruluyor. Peki ne yapıyor bize bu canımızı dağlayan acılar, bu ateş bizi neden yakıyor? (Bunları da bir sonraki yazıda konuşalım).

Bu serüvenimizi doğru idrak edebilmemiz için kabul etmemiz gereken bazı gerçeklikler var. Mesela hayatın ne kadar “zengin“ olduğu. Malesef sadece bizim ihtiyacımızı karşılayacak ve isteklerimizi yerine getirecek bizim kontrolümüzde olan bir hayat akışından söz edemiyoruz. Bu içinde yaşadığımız döngü bazen belirsizlik dolu günleri, bazen dik yokuşları bazen takılıp düşebileceğimiz tümsekleri, bazen üşüyeceğimiz soğukları da içinde barındırıyor. Fakat bununla birlikte; aydınlığa kavuşan gecelerin, dik yokuşları tırmanırken destek alabileceğimiz tırabzanların, düştüğümüzde bize uzanan bir dost elinin, soğuk geceleri ısıtan sıcak sobaların ve dahi Ağustos ayının ikindi akşamlarının varlığını da yadsıyamayız. Öyle ya hayat zengin...


Peki biz bu kadar her noktasını istediğimiz gibi kontrol edemeyeceğimiz bir hayata konsantreyken bu zenginliğin keyfine varabiliyor muyuz? Gelecek senenin kaygısına kapılmış giderken günün o anında, bulunduğumuz mekanda havanın sıcaklığını tenimizde, kokusunu burnumuzda, o an aldığımız nefesi ciğerlerimizde hissediyor muyuz? Evet farkındayım bizi esir eden düşüncelerimizle boğuşurken bunları akletmek çok güç hatta belki saçma, manasız bile diyebilirsiniz. Hiç yeri mi yahu?


“Siz çok konsantre oluyorsunuz, olmayın ! Okulda çok konsantre olmayı öğretiyorlar size. Konsantrasyon bozuyor zaten, böyle odaklanıyorsunuz işe... İşe odaklanmayın, bırakın aksın o kendi kendine...

Bak ben şimdi burada ıslık çalıyorum. Hiç yeri değil gibi ama hayat öyle değil, zengin! “


Bak ben şimdi burada bu kargaşada bu cümbüşün içinde gün sonuna yetiştirmem gereken iş yoğunluğunda durup kocaman derin bir nefes alacağım ve kendime bir kahve koyacağım. Zihnimin en yoğun olduğu; bu en çok acele etmem gerektiğini söylediği fakat aynı zamanda benim çok yorulduğumu hissettiğim bu anda, tam da bu anda, yavaşlayacağım. Kendime yarım saat ısmarlayacağım. Düşüncelerle savaşmama gerek yok, kazanamayacağım bir savaşa girmeyecek kadar kurnazım. Sevgili kaygılarım, siz beni bekleyebilirsiniz az ötede. Kaçmıyoruz ya, burdayız. Yarım saat sonra hallederiz sizle olan işimizi.


Her gün yeniden doğabilen güneşi, geceleri söz vermiş gibi gece lambalığı yapan ayı, her sonbahar yağan yağmuru, yağmurdan sonraki toprak kokusunu, ıslanan toprağın bereketlenmesini, tohum ekilen toprakladan fidanlar doğmasını izleyeceğim. Sanki bir yere yemin etmişçesine dönen bu dünyanın akışına bakıp biraz da şu havanın içime doluşunu hissedeceğim. Sonra kahvemi yudumlayacağım. Ya da belki sıcağın tenimi yakışını, terden ıslanan yüzümü, ayağımı yere bastığım bu sert mermeri farkedeceğim. Kambur oturmaktan ağrımış belimi düzelteceğim. Biraz susamışım, suyun nasıl ferahtarak boğazımdan geçtiğini hissedeceğim.Yarım saatçik ya, gelecek kaygısı, ev, iş, okul, annen, kardeşin, eşin, dostun her neyse; yarım saat beklesin. Bakalım bakalım.. o yarım saat sonunda nasıl hissedeceğiz. Bırakalım o sürede hayat aksın kendi kendine. Hem bırakmadık da ne oldu sanki?


Evet belki dışarıdan bakıldığında şu an bu gerekli değil. Fakat biz gözlerimizi kısıp ‘olması gerekenlere’ dikkat kesilmişken, kendimize çizdiğimiz rolü sadakatle oynayıp bir adım dışına çıkamazken, bu telaşın içinde akıp giden hayatın sesine de kulaklarımızı tıkıyoruz.


Oysa​ “Hayatta küçük küçük alakasız jestler mimikler var. Sizde onlar kalmıyor. Sırf gerekli şeyler kalıyor. O zaman da hayat kokusu olmuyor. Sırf rolün gerektirdiği mimikler ve jestlerden ibaret olmamalı hiçbir şey, hiçbir durum.“


Bu hayat kokusunun bizi nasıl etkilediğiyle ilgili bir sonraki yazıda görüşmek üzere, sağlıcakla...


Psk. Yağmur Ergen